Duygusal Zeka

“Çoğu zaman bir dokunuşun, bir gülümsemenin, nazik bir sözün, dinleyen bir kulağın,
dürüst bir iltifatın ya da en küçük bir ilgi gösterme eyleminin gücünü hafife alırız,
bunların hepsi bir hayatı değiştirme potansiyeline sahiptir.”
—Leo Buscaglia

Duygusal Zeka ile ilgili ilk ifadeler Charles Darwin’in hayatta kalmak için gerekli olan duygusal ifadeyi tasvir ettiği döneme kadar uzanır. Zaman geçtikçe farkı ekollerden bilim insanları, insanın sahip olduğu bilişsel zekanın, insanın başarısını ve başarısızlığını tahmin etmek için yeterli olmadığını vurgulamaya başlamıştır.

İnsanların kendi kişisel duygularının farkında olması, yönetebilmesi, diğer insanların duygularını tanıması, takdir etmesi ve dengeli ve başarıyı teşvik edecek bir ortam geliştirmek konusunda yetenekli olmanın asıl vurgulanması gereken unsur olduğu belirtilmektedir.

İnsanların giderek karmaşıklaşan bir dünyada, diğer insanlarla ve dış çevresiyle başarılı bir şekilde ilgilenerek, kendi yollarında ilerlemelerine imkan veren bu tür yetkinlikler Duygusal Zeka olarak isimlendirilir hale gelmiştir.

Tarihsel olarak, zekanın analizi özellikle bilişsel zeka çerçevesinde odaklanmıştır. Kelime dağarcığı, sözlü iletişim becerileri ve kalıpları anlama ve oluşturma becerisi gibi konularda psikologlar tarafından araştırmalar yapılsa da Duygusal Zeka çalışmalara konu olmamıştır. Bilim insanları bireysel başarı öykülerini analiz ederken daha çok kişinin entelektüel, mantıksal, analitik ve rasyonel yeteneklerine odaklanmıştır. Bu bakış açısı Antik Çağ Yunan düşünür dünyasında da görülmektedir. Bu dönemde, Akıl yürütmek duyguların üzerinde tutulmuştur. Daha sonraları Avrupa’da görülen gelişmelerle birlikte duygusal ve içsel bilginin varlığı kabul edilir olmuştur. Batı anlayışından farklı olarak, Doğulu zeka anlayış geleneksel düşünce çizgisinden özgürlüğe ve kişinin öğrenme sürecinin bir parçası olarak gerçek benlik ve çevre hakkında bir anlayışa vurgu yapmıştır. Zeka, sosyal sorumluluk ve diğer uygun insani ve olumlu duygusal özellikleri içerecek şekilde düşünülmüştür.

18. yy. başlarından itibaren psikologların insan davranışının biliş, duygu ve davranış olmak üzere üç yönünü tanımlamasıyla birlikte, etkin bir yaşam için, bilişsel ve bilişsel olmayan yeteneklerin birlikteliğine ihtiyaç duyulduğu kabul edilmeye başlanmıştır.

E.L. Thorndike (1920) belki de, kişinin diğer grup üyelerinin duygularını anlamayı ve yönetmeyi içeren, bilişsel zekadan ziyade özel bir sosyal zekasının varlığını tanıyan ilk birkaç kişiden birisidir. Gardner (1983) çalışmasında, insanların genellikle, IQ testleri gibi standart bilişsel testlerin tanımlayamadığı belirli zeka türlerine sahip olduğunu ifade ettiği çalışmasıyla büyük ses getirmiştir. Böylece, sırasıyla kişinin kendi duygularını (intrapersonal) ve başkalarının duygularını (interpersonal) anlama yeteneği olarak içsel ve kişilerarası zeka kavramlarını tanıtmıştır. “Duygusal Zeka” terimi, Wayne Payne’in (1985) duygu araştırması yaptığı doktora tezinde kullanılmıştır.

Daha sonra bu alanda gelişen tüm literatür, davranış ve etkileşimlerinin farklı katmanlarında farklı bireyler için Duygusal Zekayı değerlendirme ihtiyacı olduğunu vurgulamaya başlamıştır. Bu tür değerlendirmeler, çevresinde ve kendisiyle ilgili olanlarla başa çıkma yeteneğini, duygusal ve sosyal becerilerini keşfetmesi ve bir birey, ekip üyesi veya etkili bir lider olarak gelişmesi için güçlü ve zayıf yönlerini belirlemesi için kesinlikle gereklidir.

Gelişmiş duygusal zekanın bireyleri daha verimli, üretken ve başarılı kıldığı yaygın bir şekilde kabul edilmektedir. Organizasyonlar, duygusal ve sosyal becerileri yüksek kişileri işe alarak ve bu becerileri işyerinde geliştirme fırsatları sunarak daha üretken hale gelebilirler.

Ancak Mayer ve Salovey (1997)Duygusal Zekayı tanımlarken “Bilişi duyguya bağlayan her şey Duygusal Zeka değildir” gerçeği göz önünde bulundurulması gerektiğini ifade etmektedir. Buna göre duygular düşünceleri birçok farklı şekilde değiştirebilir, ancak bunun her zaman kişiyi duygusal olarak daha zeki yapacak şekilde olmayacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Yazarlar duyguların, düşünmeyi daha akıllıca hale getirmesinin ve duygular hakkında akıllıca düşünmenin bir arada var olması gerekliliğini vurgulamaktadır.

Geleneksel olarak, duygular irrasyonel, düzensiz, kendine özgü ve rahatsız edici davranış olarak kabul edilmiştir ve zekanın muhalifi olarak görülmüştür. Daha sonra yapılan araştırmalar duyguların “düşünceyi rahatsız etmekten ziyade ona katkıda bulunma potansiyeline sahip olduğunu… bilişe öncelik tanıdığını” kabul etmiştir. Başlamak için temel nokta, duyguların kişinin çevresiyle olan ilişkileri hakkında bilgi girişi sağladığını kabul etmektir.

Mevcut literatür farklı alanlarda çalışanların duygusal zeka yeterliliklerinin üstün iş performansına dönüştüğü sonucuna varan akademik çalışmalara sahiptir. Bu kuruluşların bu tür becerileri potansiyel çalışanlarda arama ihtiyacını ve bu tür becerileri mevcut çalışanlarda beslemenin kaçınılmazlığını vurgulamaktadır.

Akademik literatür, duygusal zekadaki yetkinliği, performansa değer katan ve yıldız oyuncuları herhangi bir alandaki ortalama oyunculardan ayıran önemli bir faktör olarak tanımlar.

Bilişsel ve bilişsel olmayan beceriler arasındaki ayrımın ortaya çıkmasından bu yana, araştırmacılar, bilişsel olmayan becerilerin işyeri başarısına çevrilme potansiyeli olduğunu vurgulamış ve böylece duygusal zeka teorisini bir performans teorisi olarak yeniden yorumlamıştır.

Günümüz çalışma hayatının kuralları da sıklıkla ve hızla değişmektedir. Ne kadar akıllı olduğumuz ya da eğitim ve uzmanlığımızın yanı sıra, kendimizi ne kadar iyi yönettiğimiz ve bulunduğumuz takım, ekip ve grup ile iş yapmakta ne denli başarılı olduğumuz oldukça önem kazanmaktadır.

Özellikle 90’lı yıllardan itibaren iş dünyasında başarılı çalışanlara ait ekip kurma, değişime ayak uydurma ve çeşitliliği bir kaynak olarak kullanma gibi beceriler
vurgulanmaktadır. Bu gelişmelerin yanı sıra, özellikle son yıllarda iş dünyasında yaşanan belirsizlikler, insanların bir gün işsiz kalabilme korkusu yaşamasına ve
verimliliklerini devam ettirme baskısı hissetmesine sebep olabilmektedir. Bu da kaygı düzeylerini arttırmakta, motivasyonlarını düşürmekte, çalıştığı kişilerle problemler yaşamasına neden olabilmekte ve performanslarını olumsuz etkilemektedir.

Goleman’ın (2017) “Duygusal Zeka” isimli kitabında belirttiği gibi daha iyi beslenme, daha fazla çocuğun daha fazla eğitim alması, oyunlar ve bulmacalar, ailelerin küçülmesi ve çocukla daha fazla ilgilenilmesi gibi sebeplerle dünyanın gelişmiş ülkelerindeki bireylerin IQ derecelerinde artış görülmektedir. Buna rağmen her geçen gün bireylerin daha yalnız ve bunalımlı, daha öfkeli, daha sinirli ve endişelenmeye yatkın, umutsuz hissetmeleri ve daha güdüsel, saldırgan davranmaları azalan duygusal zeka göstergeleri olarak görülmektedir.

Bu ve benzeri sebepler bizlere çalıştığımız kurumlar ve takımlardaki bireyler ile uyum içerisinde yaşayabilmemiz ve çalışabilmemiz, kendimizi daha iyi yönetebilmemiz için duygusal zeka becerilerimizi geliştirmemiz gerekliliğini göstermektedir.

Duygusal zeka, öğretilebilen ve geliştirilebilen bir dizi beceri ve özellik dizisidir. Duygusal Zeka analizine yönelik yaklaşımlardan en önemlileri ise Bar-On Modeli (1997), Goleman Modeli (1995) ve Mayer-Salovey Modeli (1997)’dir.

Goleman, 1998 yılındaki çalışmasında, beş ana Duygusal Zeka alanı veya boyutu ve yirmi beş duygusal yeterlikten oluşan bir çerçeve ortaya koymuştur. Bu beş ana boyut şu şekilde tanımlanmaktadır:

  1. Öz farkındalık veya kişinin duygularını, güçlü yanlarını, zayıf yönlerini, değerlerini ve hedeflerini bilme yeteneği; başkaları üzerindeki etkilerini anlamak ve karar vermede içgörüleri kullanmak.
  2. Öz düzenleme veya kişinin rahatsız edici duygularını kontrol etme ve/veya yönetme ve değişen durumlara uyum sağlama becerisi.
  3. Başkalarını istediği yöne yönlendirmek veya yöneltmek için sosyal beceri veya ilişkileri yönetme yeterliliği.
  4. Empati veya özellikle karar verirken başkalarının duygularını dikkate alma yeteneği.
  5. Motivasyon veya başarıya ulaşma dürtüsü.

Goleman, Duygusal Zekayı başarıyı açıklayan ve tahmin eden bir teori olarak sunarken, Duygusal Zekanın liderliği harekete geçiren geniş bir beceriler dizisi olduğunu ve duygusal yetkinliğin “iş yerinde olağanüstü performansla sonuçlanan Duygusal Zekaya dayalı öğrenilmiş bir yetenek” olduğunu tanımlamıştır. Dikkat eğitimi ile, yani farkındalık çalışmaları yaparak duygusal beceriler geliştirilmektedir.

Bültenimize ücretsiz kayıt ol

Yeni paylaşımlardan ilk senin haberin olsun

Talebiniz alınmıştır. Teşekkürler
Gönderinizde bir hata oluştu. Lütfen yeniden göndermeyi deneyiniz.

Leave A Comment